Biyografi

Biyografi / Öne Çıkanlar

Biyografi / Yeni Eklenenler

Mehmet Ali Birand kimdir
Mehmet Ali Birand kimdir

Hayatının büyük bedellerini çocuk yaşta ödeyerek yola başlayan, yaşamını gazetecilikle ve başarı ile özdeşleştiren Mehmet Ali Birand’ın hayat hikâyesidir…

Seveni de çoktu, sevmeyeni de. Ancak ne olursa olsun söz konusu gazetecilik olduğunda Mehmet Ali Birand’ın adının geçtiği yerde söylenecek renksiz bir cümle yoktu kuşkusuz. “Hayatımın bana dokunan isimleri, şansım” diye andığı isimler, ona mesleğini getirmiş, Birand da enfes bir reverans ile karşılayıp sol yanına nakşetmişti. Son ana kadar tutkuyla bağlı olduğu işinden bir an olsun kopmadı. Bize işimizi sevdiren o güzel isimlerden biri oldu. Dünya gözü ile tanışmak mümkün olmadı; ama şimdi cümlelerim evrene dağılıp belki onun da ruhunu yoklar, neden olmasın…

Bugün onun doğum günü…

İyi ki doğdun Mehmet Ali Birand!

İyi ki!

Çocukluğu

Mehmet Ali, 9 Aralık 1941 gecesi, İstanbul’da, Alman Hastanesi’nde, Mürvet ve İzzet Birand çiftinin oğulları olarak dünyaya geldi. Annesi Mürvet Hanım, Elazığ’ın Palu ilçesindendi. Kürt kökenliydi. Babası İzzet Bey’in kökleri ise, Karadeniz Ereğlisi’nden geliyordu. Bu hayat Mehmet Ali için eksik başlamıştı. Daha o henüz 2 yaşındayken, babacığı kalp krizi sonucu hayata veda edecekti. Kendini bilene dek, aradaki o kayıp yılları annesinden dinleyecekti…

İzzet Bey, Maliye Bakanlığı Kaçakçılık Şubesi’nin başındaydı. Bu dünyadan göçüp gittiğinde ise Mürvet Hanım, 42 yaşındaydı. İki çocukla beş parasız kalakalmıştı…

Mehmet Ali, ileride çocukluğunu hatırlayacağı yaşlarda, Erenköy’de, dört dönümlük bir bahçenin içinde koşturuyordu. Üç katlı köşk konak karışımı, her yanı dökülen bir evin bahçesiydi burası. Çocukluğuna dair bu bahçeyi, annesini, abisi Ural’ı ve tavan arasında cirit atan fareleri hep hatırlayacaktı. Sanki yaşamı bu kadar gibiydi. Oysa bu konak zamanında ne renkli, ne cümbüşlü bir yerdi. İzzet Bey döneminde her hafta dönemin en tanınmış seslerini, tiyatrocularını ağırlar; birlikte şarkılar söylenir, oyunlar oynanır, yenilir, içilirdi. Mehmet Ali ise, konağın ahının gittiği, vahının onu seyrettiği yokluk zamanlarını yaşamıştı…

Mürvet Hanım, kocasının üç aylığı ile evi geçindirmenin derdine düşmüştü. İçinde çırpındığı bu çaresizlik ona, İzzet Bey’in yasını tutması için zaman bile tanımamıştı. O, iki çocuklu bir anneydi. Yazsa yine bir nebze idi; asıl zorluk kış bastırdığında başlıyordu. Kömür sobası etrafında ısınıyor, alt katta haftada bir yanan hamamda yıkanıyorlardı. Günde 7, belki 7 sefer yapan özel bir otobüs vardı. Kar yolları kapatmadıysa bir saat süren yolculukla Kadıköy’e, oradan da vapurla inip şehri geziyorlardı. Bu, Birand Ailesi’nin klasik yaşam döngüsüydü…

Bu döngünün içinde 3 yaşında bir küçük çocuk olan Mehmet Ali, karlı akşamlardan birinde, banyo gününde yaramazlık peşindeydi. Haftada bir gelen bu banyo seansları, her çocuk gibi onu da eğlendiriyordu. Az olduğu için lezzetliydi de. İzzet Bey göçeli beri bir yıl geçmişti. Mürvet Hanım rutinine çoktan alışmıştı. Banyo sırası için sobanın üzerinde su kaynatıyordu. Birazdan küçük oğlunu paklayacaktı. Oğlu yerinde durabilseydi… Her şey bir anda oluvermişti. Mehmet Ali, kaynayan suyun üzerinden atlamaya çalışmış, o sırada kovayı devirivermişti. Kaynar su, sol bacağını yakmak için hiç zaman kaybetmedi. İşte şimdi Mehmet Ali’nin hayatının bundan sonrasını pekala etkileyecek, bir yılını hastaneye mahkum edecekti. Bu durumdan sebep zamana yayılmış 5 ameliyat geçirecekti. Yıllar sonra bugünlerden bahsederken, “Ölümün ucundan bir şans eseri kurtulduğum talihsizlik dizisi başlamış.” Diyecekti…

Aslında o, büyük bedelleri peşinen ödeyen bir çocuk olduğunu canının çok yandığı zamanlarda bilmiyordu. Okul hayatında yaşayacağı gelişmeler, onu ülkesinin tanıyacağı zamanlara taşıyacaktı. İşte bu, Mehmet Ali Birand’ın yaşam öyküsüydü…

Eğitim hayatı

Mehmet Ali, eğitim hayatına Erenköy Zihnipaşa İlkokulu’nda başladı. 1955’te, Dışişleri Bakanlığı’nda küçük bir diplomat olan dayısı Mahmut Dikerdem’in maddi imkânları ile Galatasaray Lisesi’ne girdi. Aslında çok para kazandığı bir statüde değildi. Yine de yeğeninin eğitimini üstlenmişti. Hayatın işte burada yüzüne güldüğünü düşünüyordu. Daha doğrusu okurken farkında değildi de, sonraları böyle düşünecekti. Dayıcığı, anacığını tenzih ettiğimizde, Mehmet Ali’nin hayatına dokunmuş 4 özel elden ilki idi.

Liseden 1962’de mezun oldu. Hemen ardından üniversite eğitimi için İstanbul Üniversitesi Filoloji Fakültesi’nde, Fransızca Bölümü’ne kaydoldu. Ancak okulunu maddi sorunlardan sebep tamamlayamadı. Annesinin çırpınışlarını ve halinin giderek tükenişini elem içinde izliyordu. Artık çalışmaya, para kazanmaya başlamalıydı. İşte bu noktada yolu, hayatına dokunan ikinci güzel elin sahibi ile tanıştı: Kenan İnal…

(1960 Birand: Merakımdan, akrabam Ulvi Yanalı görebilmek için gittiğim Yassıada giriş kartı)

Hayatının dönüm noktaları

Dayısının desteği ile Galatasaray Lisesi’nde okuması, çok sonradan fark edecek olsa da, - öyledir ya hani insan yaşadığı çok büyük yoklukların, kayıpların içinde fark edemez güzellikleri – hayatının ilk dönüm noktasıydı. Ona dokunan dört güzel el olacaktı. İkincisi Kenan İnal’dı!

Kenan İnal, Koç Grubu’nun önde gelen isimlerindendi. Birand’ların da aile dostuydu. Vehbi Koç’un, Mehmet Ali ile ilgilenmesini sağlamıştı. Sol ayağından beşinci ve son ameliyatını olmak için 1963’te, beşinci ameliyatını olmaya gitti. Döndüğünde de Koç Holding’de çalışmaya başlayacaktı. Ancak hayatın onun için başka planları vardı. Abdi İpekçi ile Galatasaray Lisesi yıllarında tanışmıştı. İpekçi, Londra’ya giderken Mehmet Ali’ye, “İlginç şeyler bulursan mektupla bildirirsin.” diyerek Milliyet’in Londra Muhabirliğini vermişti.

Londra’da bir yıl geçirdi. Ameliyatını olduğu, İngilizce öğrendiği, Milliyet’e mektupla haberler bildirdiği dolu dolu bir yıl. Temmuz 1964’te ülkesine döndüğünde ise, kendini Milliyet’te bulmuştu. Abdi İpekçi, ona, gazeteciliğin kapılarını bir anda aralayıvermişti. Mehmet Ali çok çalışmıştı bu bir yılda. Çalıştıkça da heves etmiş, sevmişti işini. Sevdikçe de İpekçi’nin takdirini kazanmıştı. Madalyonun diğer yüzünde, Abdi İpekçi, Vehbi Koç’un, “Bırakın bir süre bizimle çalışsın. İki dili olan genç bir insan. Üstelik gazeteciliği seviyor ve yetenekli görünüyor. Bir deneyelim. Eğer yapamazsa size geri döner.” Diyerek rızasını da almayı ihmal etmemişti. Mehmet Ali, attığı bu kocaman adımdan geriye dönmeyecekti. Abdi İpekçi, ona dokunan üçüncü güzel eldi…

Mehmet Ali Birand evlendi

Cemre ile Milliyet’te çalışırken karşılaştı. Cemre (Güngören), Milliyet Gazetesi’nin kurucusu Ali Naci Karacan’ın oğlu Ercüment’in üvey kızı idi. 1971’de evlendiler. Bundan sonra hayat mücadelelerinde zaman birlikte akacaktı. Birlikte 20 yıl konaklayacakları bir yolculuğa başladılar. Milliyet’ten aldığı 500 Dolar ve evlilikleri, düştüler yeni bir maceraya, Brüksel’e yerleştiler. Ömürlerinde açılan bu yeni kapı, hayatlarında pek çok şeye dokunsa da, bir tek birbirlerine duydukları sevgiye dokunmayacak ya da belki çoğaltacaktı…

1977’de, aralarına Umur Ali adını verdikleri oğulları da katıldı. Bir yanda işi, bir yanda ailesi, şimdi zaman soluksuz akıyordu. Cemre, onun hayatına dokunmuş dördüncü güzel eldi…

Brüksel günlüğü

“Milliyet’in Brüksel’deki muhabiri olmak bana çok şey kazandırdı. Hem dünya görüşümü etkiledi, hem de çok şey öğrenmemi sağladı. Eğer Brüksel’e gitmemiş, Cemre ile orada 20 yıl süreyle yaşamamış olsaydım, bugün geldiğim yerde olamazdım.” diye anacaktı Brüksel zamanlarını Mehmet Ali.

Brüksel’de yürüttüğü gazeteciliğinin kendisinin de tabiri ile dönüm noktası, 1974 Kıbrıs Harekatı idi. Dış ilişkilerinde sorunlu olarak bilinen Türkiye, şimdi birdenbire dünyanın gündemine oturmuş, tüm gözler Ankara’ya çevrilmişti. Şimdi bu dışarıya dönük gelişmelerde, yurt dışında çalışan gazetecilere daha çok ihtiyaç vardı…

Mehmet Ali de, kendisinden istenilenle yetinmemiş, sınırlarını Brüksel’in dışına taşırmıştı. Günden güne daha da artan bir aşkla yürütüyordu mesleğini. Yurt dışında yaşamanın avantajlarını çok iyi değerlendiren, iş verilmeden işin peşinde koşan Mehmet Ali, parıl parıl parlatmıştı kendini. Artık aranan isimlerdendi. 1974’ten sonra, sadece Brüksel’de değildi. Avrupa Konseyi için sürekli Washington, Atina, Strasburg’a gidiyordu.

Brüksel, ona bir yaşam sunmuştu ve Mehmet Ali de bu yaşamı çok iyi değerlendirmişti. Bilgisini, dünyasını, kalbini büyütmüştü burada. Akan zamanı yakalamayı, doğru yönetmeyi öğrenmişti. Burası, en çok kişisel gelişimine katkıda bulunmuştu. Günden güne daha çok şey öğreniyor, daha çok deneyim kazanıyordu ve bu kalıcı hale gelmeliydi. Böylece art arda kitaplar yazdı. Buraların, onu ne kadar geliştirdiğinin kanıtı kitaplar. Ayrıca Abdi İpekçi’den sonra kısa bir dönem için de olsa, Milliyet’in Genel Yayın Yönetmenliğini de yaptı…

Brüksel’de yazdığı kitaplar

1976’da yazdığı ilk kitaba, “30 Sıcak Gün” adını vermişti. Kıbrıs Harekatı’nın perde arkasında yaşananları, sonrasında Türkiye’nin dış ilişkilerinin durumunu anlatıyordu. 1979’da “Diyet” adını verdiği kitabında da yine aynı içeriğe devam etmişti. 1978’de, yine Türkiye Avrupa ilişkileri üzerine yazdığı kitabına “Bir Pazar Hikâyesi” adını vermişti. 2005’e kadar 10 baskı yapan bu kitabı, her baskıda yaşanan son gelişmeleri de ekleyerek güncelliyordu. Kitap nihayetinde Türkiye’nin, AB tarihçesini barındıran bir kitaba dönüşmüştü; Doğan Kitap’tan, “Türkiye’nin Avrupa Macerası” adıyla çıktı.

1986’da, “Emret Komutanım” adını verdiği, Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilgili sivil biri tarafından yazılmış ilk kitap olma özelliğini taşıyan kitabını yazdı. Milliyet Yayınları’nın bastığı bu kitapta Mehmet Ali Birand, TSK’nın işleyişini, subaylarını nasıl eğittiğini anlatıyordu.

1983’te, “12 Eylül 04.00” ve 1988’de de, “APO ve PKK” adını verdiği kitapları yazdı…

32. Gün

Attığı onlarca sağlam adımın ardından bir sağlam adım daha attı Mehmet Ali. Büyüttüğü kalbi bedenine, çoğalttığı bilgisi ruhuna sığmıyor; gazetecilik, yazdığı kitaplar ona yetmiyordu sanki. Sıcak temasta olacağı başka işler de yapmak, televizyon ile daha geniş kitlelere ulaşmak istiyordu. 1985’te, 32. Gün adlı, uluslararası ilişkileri ele alan, yabancı devlet adamlarını konuk aldığı aylık bir haber programını başlattı. TRT’nin durağanlığından uzak bu program, çok sevilmişti. Yıllarca süreceği, daha ilk yayınlardan belliydi…

Birand, sevileceğini düşünüyordu aslında. Avrupa televizyonlarından örnek aldığı pek çok programdan esinlenmişti. Ama bu kadar şöhrete ulaşacağını kendisi bile düşünmemişti. Programın başarısını, “… en büyük katkı Can Dündar, Mithat Bereket, Çiğdem Anat, Ali Kırca, Deniz Arman, Cüneyt Özdemir, Rıdvan Akar, Musa Çözen, Talip Korkmaz, Sacit Baydar başta olmak üzere, sayısız muhabir, kameraman ve teknisyenden gelmiştir.” diye özetleyecekti.

(1970 - Belçikanın ünlü Dışişleri Bakanı Pierre Hormel ve Bayan Çağlayangil)

Eski Fransa Devlet Başkanı François Mitterand, Avrupa Komisyonu eski başkanı Romano Prodi, eski Fransa Devlet Başkanı Jacques Chirac, Ürdün Kralı Hüseyin ve oğlu Kral Abdullah, Suriye Devlet Başkanı Bessar Essad, eski Irak lideri Saddam Hüseyin, Rusya Federasyonu eski başkanı Gorbachov, Yeltsin, Filistin lideri Yassir Arafat, Alman Başbakanı Helmut Kohl, Schröder ve eski İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher, Karamanlis, Mitsotakis, Rabin, Simon Peres… 32. Gün için konuştuğu ünlü isimlerin listesi uzayıp gidiyordu. Programı henüz birinci yılını dolduruyordu ki, 1986’da bir adım daha atmaya karar verdi. Milliyet’i ve Sovyetler Birliği yetkililerini ikna ederek Moskova’da da bir büro açmıştı. İşinin de hep takipçisi oldu. Her ay mutlaka Moskova’ya gidiyor, gelişmeleri izliyordu. Bu süreçte Gorbaçov Dönemi ile birlikte açılım da başlıyordu. Birand’ın Moskova-Brüksel arasındaki bu yolculuklar da yoluna yeni parlak taşlar döşüyordu. Bir yanı nasıl işini aşkla yapıyorsa, diğer yanı da aşkla öğrenmenin, yenilikleri hafızasına davet etmenin peşindeydi...

Kabına sığamıyordu

Nasıl ki gazetecilik yaparken kitap yazmak için de çırpınmıştı, şimdi de tek başına 32. Gün’ü yapıyor olmak ona yetmiyordu. Daha fazlasını yapması gerektiğini, doğru zaman geldiğinde hep bir adım daha atması gerektiğini biliyordu. Programının yanı sıra belgesel yapmak için harekete geçmeliydi…

1989’da, Kıbrıs Belgeselini çekti. Hemen ardından 27 Mayıs Darbesi’ni konu aldığı çalışması Demirkırat’ı geçirdi hayata. Sonra da arka arkaya 12 Mart-12 Eylül ve Özallı Yıllar geldi. “Bütün bunları Can Dündar ve Bülent Çaplı gibi iki dev ismin sayesinde gerçekleştirebildim.” Diyordu…

Öcalan ile yapılan ilk röportaj

Abdullah Öcalan ismini Türkiye ilk kez 15 Ağustos 1984’te yaptığı eylemle tanıdı. Attığı bu ilk imzanın ardından kanlı örgütünü elebaşı olarak tanınacaktı. Gündemdeki kanlı yüzü yaşlanıp eskise de, acısını eskimiyordu… Birand, işine duyduğu heyecanın peşinde, daha önce yapılmamışı yaptı, tabuları yıktı ve Öcalan ile ilk röportajı 1988’de yaptı. Lübnan’ın Bekaa Vadisinde PKK Kampında yaptığı bu röportaj, sadece gazeteciliği değil, özel hayatına da uzunca bir süre etkileyecekti. Daha önce kimsenin atmadığı bu adımı Milliyet’in atışı büyük olay olmuştu. Televizyonda yayınlanmasına izin verilmeyen röportaj, gazetede yayımlanmıştı. Ancak gazete toplatıldı. Birand’ın da hayatı boyunca asker ile arası bir daha düzelmeyecekti...

Birand, bu süreci “APO ve PKK” adını verdiği kitapta yazdı. 1992’de, ülkenin çukurlaşan kanları üzerine bir röportaj daha yaptı. Bu kez görüşme Şam’daydı ve bu kez televizyonda yayınlanmıştı. Türkiye’nin gündemine oturdu…

Bu olayın zamana yayılan yankılarının Birand’ın üzerine düşen çirkin notaları arada ses veriyordu. 1998’de yakalanan PKK’nin üst düzey yöneticilerinden Şemdin Sakık’ın ifadesine eklenen yalan uzantılarla Andıç Olayı ortaya çıkmış oldu. Sakık’ın, 26 Nisan 1998’de Sabah Gazetesi’nde yayımlanan ve sonrada yalan olduğu ortaya çıkan ifadelerinin bir kısmında şöyle diyordu:

"Basın mensupları içinde de örgütün parayla yazdırdığı ya da konuşturduğu çok ünlü kişiler bulunmaktadır. Bazılarını da parayla satın alabileceğini düşünür. Bunlara örgütte eyyamcılar denir. Bunun yanında Ülkede Gündem, Özgürleşen Yurtsever Gençlik, Evrensel, Özgür Halk, Demokrasi, Emek gibi basın organları da örgütün finanse ettiği kuruluşlardır. Doğu Perinçek ve Mehmet Ali Birand'ın Öcalan ile görüşmesi ona Türk basınında kapıların açılmasına neden olmuştur. Öcalan bana, para karşılığında konuşan ya da yazanlar arasında Mahir Kaynak, Mahir Sayın, Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand ve Yalçın Küçük'ün isimlerini söyledi."

Ne olmuştu

Bu sahte belgeyi, Çevik Bir ve Erol Özkasnak göndermişti. Sakık’ın sözde ifadesine göre, bazı gazeteciler ve STK’lar, para karşılığı PKK’ya destek oluyordu. Gazeteciler arasında Birand’ın da adı geçiyordu…

Birand, konu hakkında hazırladığı, Son Darbe: 28 Şubat adlı belgeselde bu yaşananları da anlatacaktı. Dönemin Genelkurmay II. Başkanı Çevir Bir, 24 Nisan günü “Andıç” adlı belgeyi imzalamıştı. Amaç ise, Sakık’ın ifadeleri ile can sıkan gazetecileri, siyasetçileri, gönüllü kuruluşları, işadamlarını yıpratmaktı.  Belgesel diyordu ki, söz konusu isimler yıpratılacak ve ardından da haklarında dava açılacaktı. Böylece bu isimler Sakık’ın ifadesine eklenmişti.

Planın bir sonraki aşamasında ifade, “Şok İfadeler” başlığı ile Sabah ve Hürriyet gazetelerinde yayımlandı. Bu olayın üzerine Birand, Sabah’tan atılmış, 32. Gün de Show TV’de askıya alınmıştı. Neyse ki bir süre sonra Sakık, mahkemeye çıkarıldığında gazetelerde yer alan ifadeleri, hiçbir zaman bu yönde itiraflarda bulunmadığını söyleyerek reddetmişti.

Bunun üzerine Sabah Gazetesi köşe yazarı Can Ataklı, konuya açıklık getirecek ilk bilgileri yazdı. yeni Şafak yazarı ve Fazilet Partisi Milletvekili Nazlı Ilıcak da, 21 Ekim 2000’de, köşesinde “Çevik Bir’in Güçlü Eylem Planı” adını verdiği bir yazı kaleme almıştı…

Birand, kendi kalemiyle şöyle özetleyecekti bu günleri anarken:

“1997’de ünlü 28 Şubat müdahalesine muhalefetim ve Kürt sorununda resmi ideoloji ve söyleme karşı çıkmam nedeniyle, asker tarafından anılandım. Genelkurmay Başkanlığı’nda hazırlanmış bir komplo sonucu, Sabah’tan kovuldum ve Show TV’deki programım da durduruldu. Asker, Kürt sorunuyla ilgili tutumumdan dolayı beni cezalandırmıştı. Hayatımda hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim.”

Türkiye’ye dönüşü

Brüksel’e attığı o ilk adımın ardından Avrupa’da müthiş işler yapmıştı. “İnanılmaz gazetecilik yaşamım” diye tanımladığı süreç, 1991’e kadar sürdü. Karısı Cemre Hanım ile geri dönme vaktinin geldiğine karar vermişlerdi. Umur da ilkokulu bitirmişti artık. Bir dönüm noktası, bir karar anıydı bu; ya geri dönecekler ya da bundan böyle hayatlarının tümünü burada geçireceklerdi. Buradan çok şey öğrendiklerine ve bunun yettiğine karar verdiklerinde yola çıktılar. Haziran 1991’de, İstanbul’a yerleştiler ve hayatları bir kez daha değişiverdi…

Sevdiklerine yakın durmanın damaklarında bıraktığı eşsiz lezzete kavuşmuşlardı. Kuşkusuz bu yeni yaşamlarının en renkli yanıydı. Oysa bir yandan da kabul etmeli ki, yaşamları karanlık günler de yaşıyordu şimdi. Milliyet’ten ayrılıp Sabah’a geçtiğinde, 32. Gün’ü TRT’den, Show TV’ye taşıdığında çok şey değişmişti. Bu günleri şöyle anlatacaktı:

“Hem o dönemlerdeki PKK terörünün artması nedeniyle esen fırtınaların arasında kaldım hem de devlet politikalarına muhalif yaklaşımım bana pahalıya mal oldu. Yıllar sonra farkına vardım ki, TRT’de açılan davalarda dahi asker parmağı varmış. Yıllarca, ardı ardına gelen mahkemelerle mücadele ettim. Çok yorucu ve üzücü dönemlerden geçtim.”

TRT davası

Karanlık günlerden biri, Birand’a, TRT için 32. Gün programını hazırladığı dönemde sahtecilik ve dolandırıcılık iddiası ile hakkında açılan kamu davasıydı. Yargılandı. Hüküm giydi.

TRT Teftiş Kurulu’nun raporuna göre Birand’ı uğrattığı zarar 2 milyon Belçika Frangı idi. Birand, Ankara 17. Asliye Ceza Mahkemesi’nin verdiği 1994/1315 sayılı kararıyla, TRT’yi dolandırmak suçundan, 11 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı. Birand, TRT’nin zararını geri ödemiş, hapis cezası da para cezasına çevrilmişti.

Hakkında aynı suçtan ikinci bir dava daha açıldı. Mahkemece suçu sabit görülmüştü; ancak zaman aşımı nedeniyle de dava düştü.

Bu davada Birand, kendisin şöyle savunmuştu:

"Rusya'nın bozkırlarından Arabistan'ın çöllerine kadar gitmediğimiz yer kalmadı. Faturanın işlemediği hatta bilinmediği yerlerde resmi muamelenin aradığı usule uygun şekilde nasıl belge bulabilirdik? [...] Dönemin bazı güvenlik kuvvet temsilcilerinin adalet mekanizması üstündeki "ikna yeteneklerini" kullanmaları, medyada bizi seven(!) bazı yazarların desteği sayesinde 17. Asliye Ceza Mahkemesi hiç oralı olmadı ve kararını verdi. Beş yıl içinde kuruma verdiğimiz 4400 belgeden (2 milyar 600 milyonluk harcama) TRT'nin usulsüz diye iddia ettiği 440 tanesinden gerekene uymayan altısını (64 milyon TL-9.573 dolar) suç niteliğinde buldu ve yasadaki en düşük cezayı 11 aylık hapis cezasını, 3.5 milyon Türk Lirasına çevirip tecil etti. Böylece Azerbaycan, Tacikistan ve Irak çöllerindeki çekimler için aldığımız ancak, usule uygun bulunmayan 64 milyon TL'lik 6 fatura yüzünden suçlu bulunduk."

Farklı bir dünyanın kapıları

Korkunç olay diye tanımladığı o komplo süreci, bir başka pencereden bakıldığında da bambaşka bir kapı açmış, farklı bir dünya sunmuştu. O dönem Aydın Doğan, askerden korkmayan tek patron olarak kabul görüyordu. Temmuz 1997’de, Doğan, Birand’a, CNN Türk’ün kuruluşunda görev verdi ve Birand, Posta Gazetesi’ne başyazar oldu.

Yine yerinde durmuyor, yeni projeler ile selamlıyordu. CNN Türk’te geçen zamanlarını çok güzel diye anacaktı. Bir dönem “Manşet” adlı bir siyasi talk show sundu. Bu program da çok sevilmişti.

2005’te, Kanal D Ana Haber Bülteni Spikeri ve Genel Yayın Yönetmeni oldu. Onu en çok bugünleri ile hatırlayacaktık doğrusu. Üstelik o bu iş için, “Hiç bilmediğim bir alandı, ancak işin içinden sanırım yüzümün akıyla çıktım.” diyecekti. Ocak 2009’da, yolu yeniden CNN Türk ile kesişti. Türkiye’de ilk kez uygulanacak bir proje için kolları sıvamıştı. Ortak bir haber merkezi oluşturmuşları ve Birand, hem CNN Türk’ün hem Kanal D’nin Genel Yayın Yönetmeni olmuştu.

Ödülleri

Bu kısımda kendi cümlelerini, olduğu gibi aktarmak istiyorum size:

“Bütün bu yaşam sırasında yüzlerce konferansa katılıp konuşmalar yaptım, ödüller aldım. Ancak hiçbiri, Avrupa Konseyinin ‘Yılın Gazetecisi’ (1987) , TÜYAP kitap fuarının ‘Yılın Yazarı’ (1976), Lion kulüplerinin Melvin Jones Fellow ödülü ve Fransız Şövalye nişanı (1993) kadar beni tatmin etmedi.”

Bir de şöyle diyordu hayatına dair onca şeyden bahsettiği cümlelerinin ardından:

“Bu satırları yazana kadar da işin başında olduğuma göre, demek ki hâlâ başarılıyım, demektir.”

Mehmet Ali Birand öldü

Birand da sonunda kansere yakalananlardan oldu. Teşhisi pankreas kanseriydi. Yediğine içtiğine hep dikkat etmiş, spor yapmış, ağzına sigarayı hiç sürmemişti; ama bu illet gelip ona da yapışıvermişti. Bir sürü ameliyat geçirmiş ve kemoterapi almıştı. 17 Ocak 2013’te, Amerikan Hastanesi’nde, tedavisinin bir parçası olan safra kesesindeki stentlerin değiştirileceği ameliyattan sonra, yoğun bakımda hayata veda etti…

Ölüm haberi medyadan sabah saatlerinde duyuruldu. Ancak oğlu ve hastane bu haberi yalanlamıştı. Yüreklere bir su serpilmişti ki, çabuk buharlaştı. Oğlu Umur, 19.00 sularında yaptığı bir açıklama ile babasının 18.29’da hayata gözlerini kapadığını açıkladı.

19 Ocak’ta, Doğan Tv Center’de yapılan bir törenin ardından Teşvikiye Camii’nde cenaze namazı kılındı ve Birand’ın cansız bedeni, Anadolu Hisarı’ndaki aile kabristanına defnedildi. Ardından Belediye Meclisi kararıyla Beykoz ilçesinde, Kavacık, Anadolu Hisarı ve Kanlıca’da yer alan Çiftlik Caddesi’nin adı, “Mehmet Ali Birand Caddesi” olarak değiştirilecekti. Ardından pek çok insanın söyleyecek renkli cümleleri vardı; söylediler de. Aydın Doğan, Kanal D Haber Bülteni’ne canlı bağlanarak şunları söylemişti örneğin:

"Bana göre Türk basını büyük bir haberciyi kaybetti. Hem basın hem televizyon dünyası… Yeni yetişenler hep Mehmet Ali Birand'ı habercilikte, başarıda örnek alacaklar."

Öyleydi gerçekten de. Birand’ın tüm yaşamı boyunca peşinden koştuğu şey, başarılı olmaktı. Ayşe Arman’ın, Birand’ın ardından köşesinde kaleme aldığı yazısında da dediği gibi, cenazesi de öyleydi. İnsanlar ona veda etmek için gelmişlerdi. Belli ki çok sevmişlerdi. Belki de işte bu gerçek başarının bir madalyondan yansıyan asıl yüzüydü…

Gazeteciliği üzerine muntazam bir kıyafet gibi uyduran, hep daha iyisini öğrenmenin, onu kalıcı kılmanın peşinden koşan bir Mehmet Ali Birand geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

banner71
banner80
25°
parçalı az bulutlu
Günün Anketi Tümü
2023 öncesinde erken genel seçim olur mu?
2023 öncesinde erken genel seçim olur mu?
Namaz Vakti 10 Temmuz 2020
İmsak 03:38
Güneş 05:34
Öğle 13:15
İkindi 17:13
Akşam 20:45
Yatsı 22:32
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Başakşehir 31 66
2. Trabzonspor 31 62
3. Sivasspor 31 54
4. Beşiktaş 31 53
5. Galatasaray 31 52
6. Alanyaspor 31 51
7. Fenerbahçe 31 50
8. Gaziantep FK 31 41
9. Göztepe 31 39
10. Antalyaspor 31 38
11. Kasımpaşa 31 36
12. Gençlerbirliği 31 33
13. Malatyaspor 31 32
14. Denizlispor 31 32
15. Çaykur Rizespor 31 32
16. Kayserispor 31 31
17. Konyaspor 31 30
18. Ankaragücü 31 26
Takımlar O P
1. Hatayspor 32 60
2. Erzurum BB 32 56
3. Adana Demirspor 32 55
4. Bursaspor 32 55
5. Akhisar Bld.Spor 32 54
6. Fatih Karagümrük 32 53
7. Altay 32 51
8. Ümraniye 32 44
9. Keçiörengücü 32 44
10. Giresunspor 32 44
11. Menemen Belediyespor 32 42
12. İstanbulspor 32 37
13. Balıkesirspor 32 35
14. Altınordu 32 33
15. Boluspor 32 30
16. Osmanlıspor 32 27
17. Adanaspor 32 21
18. Eskişehirspor 32 12
Takımlar O P
1. Liverpool 34 92
2. Man City 34 69
3. Chelsea 34 60
4. Leicester City 34 59
5. M. United 34 58
6. Wolverhampton 34 52
7. Sheffield United 34 51
8. Arsenal 34 50
9. Tottenham 34 49
10. Burnley 34 49
11. Everton 34 45
12. Southampton 34 44
13. Newcastle 34 43
14. Crystal Palace 34 42
15. Brighton 34 36
16. West Ham 34 31
17. Watford 34 31
18. Bournemouth 34 28
19. Aston Villa 34 27
20. Norwich City 34 21
Takımlar O P
1. Real Madrid 34 77
2. Barcelona 35 76
3. Atletico Madrid 35 63
4. Sevilla 35 63
5. Villarreal 35 57
6. Getafe 35 53
7. Real Sociedad 34 51
8. Valencia 35 50
9. Athletic Bilbao 35 48
10. Granada 34 47
11. Osasuna 35 45
12. Levante 35 43
13. Real Betis 35 41
14. Real Valladolid 35 39
15. Eibar 35 36
16. Celta de Vigo 35 36
17. Deportivo Alaves 34 35
18. Mallorca 35 32
19. Leganés 35 29
20. Espanyol 35 24
Günün Karikatürü Tümü